1 Aralık 2009 Salı

TEKİRDAĞ'IN TARİHİ TARİHÇESİ



Fetihler Ufku Tekirdağ. Tekirdağ Marmara Denizinin kuzey-batı kıyısında Trakya topraklarında yer alır. Coğrafi konumu sebebiyle stratejik önem taşıyan bir geçit bölgesidir. Şehir kıyı çizgisinin doğu-batı doğrultusundan kuzey-güney doğrultusuna geçtiği yerde; yarım daire biçimli bir koy kenarında kısmen vadi yamaçlarında kısmen de yalıyarlar üzerinde birbirini izleyen basamaklar ile doğu-batı ve kuzey kesimlere doğru hızla yayılmış. bulunmaktadır.
Tekirdağ Türklerin eline geçtikten sonra (1357) Edirne'ye ve İstanbul'a yakınlığı yanında Avrupa'ya fetihlere giden ordunun sefer yolu üzerinde bulunması önemini bir kat daha arttırmıştır. Yahya Kemal'in “Yol Düşüncesi” isimli şiirinde Tekirdağ'dan FETİHLER UFKU TEKİRDAĞ diye söz etmesi bu görüşten ileri gelir.
Osmanlı İmparatorluğu 'nun Gün batımı günlerinde (1829 1878 1913 1920) yıllarında Tekirdağ üst üste Rusların Bulgarların ve Rumların işgali ile karşılaştı. Dolayısıyla İmparatorluğun son yüzyılında bir savunma alanı sınır kesimi olarak Tekirdağ'ın özel bir yeri ve önemi oluştu.
Tekirdağ tarihin ilk yıllarından itibaren güzel koyu ve bereketli toprakları birçok milletin dikkatini çekmiştir. Dolayısıyla şehir (bölge) birçok akınlara ve medeniyetlere de sahne olmuştur.
Tekirdağ Adı Nereden GelmektedirTekirdağ'ın bilinen en eski adı M.Ö.5.Yüzyılda Heredot'un tarihi haritası üzerinde BİSANTHE olarak görülmektedir. Bu isim Anadolu'da Perslerin yenilgisine kadar hep aynı kalır. Bu tarihten sonra RHAEDESTUS (M.Ö.334-M.S.843) olarak kullanıldığı görülmektedir.
Daha sonra RODOSTO adını alır. Şarlman imparatorluğunun 843'teki paylaşılmasını gösteren haritada üstte büyük harflerle Rodosto altta kare içinde Rhaedestus yazılmıştır. Bu isim Bizans devrinin şehre verdiği isimdir. Bu isim zamanımıza kadar gelmiştir. Avrupalılar bugün bile Rodosto adını kullanmaktadırlar. Osmanlılar Tekirdağ'ı fethettikten sonra 1358 tarihinden itibaren RODOSCUK demişlerdir. Osmanlı tarihlerinde fermanlarda divan-ı hümayun vesikalarında mezar taşlarında daima bu isim kullanılır. 1732 tarihinden sonra Rodoscuk bırakılıp TEKFURDAĞI adının kullanıldığını görüyoruz. Ancak bu isim değişikliğinin kesin sebebi bilinmemekle birlikte Bizans derebeylerine “Tekfur” denildiğini biliyoruz. Cumhuriyet devrine kadar şehrimiz Türkler arasında Tekfurdağı adıyla anıldı ve yazıldı. Cumhuriyet devrinde Tekfurdağı TEKİRDAĞ'A çevrildi.
Tarih Öncesi Dönemlerde TekirdağTekirdağ tarihi Trakya ve Marmara bölgesinin tarihinden ayrı düşünülmemelidir. Anadolu ve Yakındoğu ile Avrupa arasındaki göç istila ticaret kültür alışverişi gibi her türlü ilişkinin Trakya üzerinden gerçekleşmesi bölgenin en önemli özelliğidir. Akdeniz ve Ege'den gelerek Karadeniz'e geçen ve buradan da büyük nehirlerle Orta ve Doğu Avrupa ile Asya'ya açılan ana deniz yolunun düğüm noktası üzerinde yer alması bölgenin ikinci önemli özelliğidir.
Deniz ve kara yolları üzerindeki stratejik konumu nedeniyle uzak coğrafi bölgeler arasındaki kültür ilişkilerini aydınlatacak ip uçlarının Trakya bölgesinde olduğu kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra ılımlı iklimi tarım ve çiftçiliğe elverişli toprakları Bitki örtüsü Su ve kara hayvanlarının da zenginliği göz önüne alınırsa Trakya bölgesinin her dönemde insanların oturmasına çok uygun bir ortam oluşturduğu düşünülebilir. Türkiye Trakyasında Tarih öncesi dönemlere ait Arkeolojik araştırmalar çok yenidir. 1970'li yıllardan sonra İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim Dalı öğretim üyelerinden Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN'IN oluşturduğu bir ekip Trakya'da tarih öncesi araştırmalara başlamıştı. Bu araştırmalardan sonra 1980'li yılların sonunda Edirne ve Tekirdağ'da yine bu ekip tarafından kısa süreli kurtarma kazılarına başlandı. 1990'dan sonra bu ekip ile birlikte Tekirdağ Müzesi de sistematik olarak Trakya'da Tarih öncesi dönemlere ait kazı ve araştırmalarını sürdürmektedir.
Trakya'da Paleolitik (eski taş ) çağa ait yerleşme yeri olarak İstanbul yakınlarındaki Yarımburgaz Mağarası ve Trakya'nın Karadeniz kıyısında açık yerleşme yeri olarak Ağaçlı bölgesi bilinmektedir. Tekirdağ Müzesi Müdürlüğü'nün son yaptığı araştırmalarda Saray ilçesinde Ergene ve Galata derelerinin oluşturduğu Güneşkaya ve Güngörmez vadilerinde mağaralar tespit edilmiştir. Bu mağaraların üst kesiminde İ.Ö.5000-3000 yıllarına tarihlenen çanak çömlek parçaları bulunmuştur. Büyük bir olasılıkla Yarımburgaz mağarasında olduğu gibi yüzey tabakalarının altında Güneşkaya ve Güngörmez Mağaralarında Eski Taş devrinin üst tabakalarına (İ.Ö.200.000-10.000) rastlanabilir. Tekirdağ sahil şeridinde yapılan kazı ve araştırmalarda Neolitik dönemden (ilk toprağa yerleşme dönemi insan toplumunun gelişmesinde bir devrim olarak kabul edilmektedir. İ.Ö.8000–5000) Kalkolitik çağ (Köy şeklindeki yerleşmelerin gelişimi Bakır ve madenciliğin başlaması. İ.Ö.5000-3000) İlk Tunç Çağına (Tunç'un ortaya çıkarak madenciliğin gelişmesi beyliklerin oluşması) ait yerleşmeler bulunmuştur.
Neolitik çağda Şarköy'de Burun Eren Çiftliği'nde Burdur Hacılar'da bulunan malzemelerle çağdaş malzemeler ele geçmiştir. Aynı malzemeler İstanbul Üniversitesi tarafından Enez'de Hoca Çeşme mevkiinde yapılan kazılarda da ele geçmiştir. Bu buluntular o dönemlerdeki kültür ilişkilerinin ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Kalkolitik çağda önemli buluntu yeri Marmara Ereğlisi yakınlarındaki Kargaburun mevkii üzerindeki Toptepedir. 1963 yılında İngiliz Arkeoloji Enstitüsü müdürü tarafından yoldan geçerken tesadüfen bulunarak yayınlanıp bilim alemine duyurulmuştur.
Ancak 1988 yılında ikinci konut inşaatlarının katliamına uğramıştır. 1989 yılında konutlardan arta kalan küçük bir alanda Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN tarafından yapılan kazıda Trakyanın en önemli eserleri ve kültür tabakasının ancak bir bölümü ortaya çıkarılabilmiştir. Bu kazıda bulunan ve çok önemli bir eser olan İ.Ö.4300 yılına tarihlenen pişmiş topraktan yapılmış Ana Tanrıça Figürü Tekirdağ Müzesinde sergilenmektedir. Tekirdağ Müze Müdürlüğü ile İstanbul Üniversitesi'nin birlikte Gazioğlu Köyü'nün sahilinde yer alan Menekşe Çatağı'nda yapılan kazılarda alt tabakalarda Toptepe tabakalarıyla çağdaş kalıntılar ele geçmiştir.
Menekşe Çatağı'nda elips şeklinde çit örme tekniğiyle yapılmış kulübeler ve kulübelerin içinde ocak ve fırınlar bulunmuştur. 1938 yıllarında Prof.Dr.Arif Müfit MANSEL Alpullu'da Toptepe malzemesi olan testiler ele geçirmişti. Kırklareli Aşağıpınar'da yapılan kazılarda da bu kültür tabakasının ortaya çıkması Trakya'nın o dönemde Deniz sahilindeki kültürlerle iç kesimlerdeki kültürlerin ilişkilerini ortaya koymaktadır.
İlk Tunç Çağı Ve Orta Tunç Çağında Tekirdağİlk Tunç çağında Trakya'da Marmara denizi sahil kesimi boyunca yerleşmelerin uzandığı son yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. İstanbul ile Gelibolu Yarımadası arasında İlk Tunç Çağı'nın başlangıcında oldukça yoğun yerleşmeler vardır. Gelibolu Yarımadası'nda bu yerleşmeler daha da yoğundur. Troya'nın birinci katıyla çağdaş olan bu yerleşmeler İ.Ö.3000-2700 yılları arasına tarihlenmektedir. Tekirdağ Müzesi'nin İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim Dalı ile ortaklaşa olarak yaptığı Menekşe Çatağı kazılarında bu dönem kalıntılarına oldukça yoğun olarak rastlanmıştır.
Menekşe çatağı İlk Tunç Çağı'nın ilk evrelerinde Troyanın 1. katıyla çok benzerlik göstermekle birlikte balkan kültürlerinden Sveti Krilova kültürleri ile de ilişkiler tesbit edilmiştir. İlk Tunç Çağı'nın II. (İ.Ö.2700-2400) ve III.(İ.Ö.2400-2000) evrelerine Trakya da yoğun olarak rastlanmamakla birlikte yine Menekşe Çatağı kazılarında Troya'nın ve Anadolu'da bir çok yerleşmenin İlk Tunç Çağı'nın II.evresinde ortaya çıkan Depas türü (çift kulplu kupalar) kupa parçaları bulunmuştur.
Tekirdağ sınırları içinde İlk Tunç Çağı'nın III.evresine ait yerleşmelere rastlanmamaktadır. Kırklareli'de Aşağıpınar Kanlıgeçit'te İstanbul Üniversitesi'nden Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN tarafından yapılan kazılarda İlk Tunç Çağı'nın II.evresi ve Orta Tunç Çağı'na geçiş evresinde tamamen İç Anadolu kültürlerine ait bir koloni yerleşmesi ortaya çıkarılmıştır. Anadolunun özgün mimari tipi olan Megaron tipi yapılar ile dini ve günlük kullanım eşyaları bu kazıda bulunmuştur. Bu kazı İlk Tunç Çağı'nın son evresinde Anadolu ile Trakya arasında ticari ve kültürel bir alış veriş olduğunu belgelemekle birlikte Anadolulu insanların Trakya toprakları üzerinde küçük koloni yerleşmelerini kurduklarını da kanıtlamaktadır.
Orta Tunç Çağı'ndan son Tunç Çağı'nın sonlarına kadar (İ.Ö.2000-1300) birkaç küçük keramik buluntusu dışında bulgulara rastlanmamıştır. Son Tunç Çağı'nın sonları ile İlk Demir Çağı'nda (İ.Ö.1400-1000) batıdan büyük bir göç dalgası gelmiştir.
İzlerine Ergene ve Meriç Havzasında rastlanan bu göç dalgasından sonra karanlık bir dönem başlamaktadır. Antik kaynaklar ve yakın zamana kadar arkeolojik bulgular yetersiz kalmaktaysa da son dönemdeki Kırklarelideki Aşağıpınar kazılarında Orta Demir Çağına ait yoğun bir yerleşme ortaya çıkarılmıştır. Trakya'da son dönemlerde başlayan sistemli kazıların devam etmesiyle karanlık diye bilinen dönemler de yavaş yavaş aydınlatılabilecektir.
Şarköy İğdebağları köyünden İstanbul arkeoloji müzesine götürülen Demir Çağı'na ait önemli bronz bir kolleksiyon ve Tekirdağ Müzesi'ne getirilen bronz bir kaç madenieser bu dönemde madenciliğin önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Yalnız bu çağda Anadolu'da kurumlaşmış devletlerin (Hitit) varlığına karşılık Trakya'da Proto-Trak olarak tanımlanan ve toplumsal örgütlenme bakımından çok daha geri düzeyde toplulukların bulunması anadolu ile Trakya'nın kültürleri arasındaki en önemli farktır.
Trakya İsmini Veren Kavin TraklarTrakyanın yerli halkımıdırlar yoksa dışarıdan mı gelmişlerdir? Bu konuda kesin bir hüküm vermek bu günkü bilgilerle zordur. Önceki yıllarda Tekirdağ tarihini yazanlar İ.Ö.4000 ve 2000 yıllarında Trak akınlarından ve göçlerinden bahsetmektedirler. Bilindiği gibi Trakya'da o dönemlerle ilgili olarak yapılmış uzun araştırmalar ve arkeolojik kazılar olmadığı gibi o dönemler hakkında da yazılı belgeler de yoktur. Daha önce de değinildiği gibi İ.Ö.14-13.Yüzyılda izlerine Ergene ve Meriç Havzası'nda rastlanan bir göç dalgası bulunmaktadır ki bu göç eden toplum Proto Trak (Trak Öncüleri) olarak adlandırılmaktadır. Daha sonra tarihçiler traklardan ayrı kabileler ve şehir krallıkları olarak yaşamış hiçbir zaman bir birlik oluşturamamış toplumlar olarak bahsetmektedirler.
Tarihçi HeredotHintlilerden sonra en kalabalık olanlar Trakya'lılardır. Birtek adamın komutasında ya da tek iradeyle hareket etseler hiç yenilmez ve bence ulusların en güçlüsü ve en kalabalığı lurlardı” demektedir. Traklar için iş görmemek kibarlıktır. Toprakta çalışmak şerefsizlik ve aşağılıktır.
Soylu YaşamakSavaşa gitmek başkalarını soymak ve at yetiştirmektir. Bu nedenle de paralı Asker sıfatıyla denizci olarak donanmalarda atlı olarak kara ordularında yer almışlardır. Homeros'un İlyada adlı destanında Trakyalılar için at besleyen at yetiştiren gibi sıfatlar kullanmaktadır. Trak kralı Rhesos'un atları için: “Görmedim onun atları gibi güzel iri atlar giderler yel gibi Kardan beyazdırlar.” demektedir.
Trakya'ya elçi giden kişilere atların armağan olarak verildiği yine Homeros'tan öğrenilmektedir. Ksenephon “Anabasis” (onbinlerin dönüşü) adlı eserinde bir Trak kenti olan Perinthos (Marmara Ereğlisi) halkının orduya yetişmiş atlar verdiğini yazmaktadır. Tanrılar arasında en çok Dionyzos (Doğa Tanrısı olup Asma kütüğünü ve şarabı dünyaya yaymak için yarenleri Satyr ve Menadlarla tüm dünyayı dolaşırlar.) Artemis (Bolluğu ve bereketi simgeler. Hayvanların koruyucusu ve Altın yaylıdır. Trakyada geyik üzerinde yay ve okuyla tasvir edilir.) Hermes'e (Doğa ve Bereket Tanrısıdır.) saygı gösterirler. Traklar en iyi olarak ölü gömme adetlerinden tanınmaktadır. Konunun başında Trakların tarih öncesi çağlardan beri Trakya'nın yerli kavimlerimi yoksa kuzeyden gelen bir kavimmi olduğunun kesin bilinmemekte olduğundan bahsedilmişti. Ancak kuzeyden geldikleri savı daha kuvvetli bir olasılıktır.
Trakyada yoğun olarak görülen bazıları anıtsal nitelikli bazıları irili ufaklı yığma tepelerin hepsi “tümülüs” denilen mezar tepeleridir. Trakya'da en erken tümülüs İ.Ö.1300 yılına tarihlenen Kırklareli'de bulunan Taşlıbayır Tümülüsüdür. Ayrıca Kırklareli ve Edirne civarında Dolmen adı verilen büyük iri taşların yanyana getirilerek ve sonra üzeri tekrar iri bir taşlarla örtülerek yapılan anıtsal mezar tipleri vardır. Bu mezar tiplerinin ilk örnekleri Traklara aittir. Dolmen tipi mezarlar daha sonra bırakılmakla beraber tümülüs geleneği Roma döneminin sonuna kadar (İ.S.395) devam etmiştir.
Anadolu'da Friglerle İ.Ö.8.yy. sonlarında 7.yy.başlarında ortaya çıktığı belirlenen tümülüsler Trakyada olduğu gibi tek tanrılı dinlerden Hıristiyanlığın egemen olduğu Roma dönemi sonuna kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu yüzden de bazı arkeologlar Traklarla Friglerin aynı kavim olduklarını Trakyadaki Brig kabilesinin Anadolu'daki Frigler olduğunu iddia etmektedirler. Tarihçi Heredot Trakların ölü gömme adetlerinden şöyle bahseder: “Bir Trak öldüğünde ceset üç gün evde bekletilir. Bu arada kurbanlar kesilir cenaze ziyafetleri düzenlenir. Ceset yakılır. Yahut yakılmadan mezarın içine konur. ağıtlar yakılır şaraplar içilir. silah oyunları ve spor müsabakaları düzenlenir. Mezarın üzerinde yığma tepe meydana getirilir.”
Ayrıca Traklar iyi at yetiştiren kavimler olduğundan atlarına çok önem vermekteydiler. Trakların öldüklerinde kendileri için tümülüsler yaptıkları gibi atları için de tümülüs yaptıkları yada kendileriyle birlikte atlarını da gömdükleri bilinmektedir. 1995 yılında Hayrabolu'nun Hacıllı köyünde Tek Höyük Tümülüsü'nde Tekirdağ Müzesi Müdürlüğü'nce yapılan kazılarda yukarıda belirtilen konuların büyük kısmı ortaya çıkarılmıştır. 95.m yüksekliğinde ki tümülüs yığmasında ortaya yakın yerinde yaklaşık 3x5m. boyutlarında 70 cm. derinlikte bir çukur açılarak ölü yakılmış ve külleriyle birlikte aynı yere gömülmüştür.
Bu çukurun 3 m. kadar önünde de yuvarlak bir çukur bulunmaktaydı ki burada da Traklının atı yakılmıştı. At yakılan çukurun içinde yenmiş hayvan kemikleri ile büyük testi parçaları bulunmuştu. Kemikleri bulunan hayvanlar dana koyun keçi ve tavuktu. Testilerle şaraplar içilmiş ve sonrada testiler kırılmıştı. Daha sonra da bu mezarın üzerine Toprak yığılarak tümülüs oluşturulmuştu. Traklar çeşitli kabileler halinde yaşamışlar ve hiçbir zaman bir birlik oluşturamamışlardır. Türkiye Trakyasında yaşayan en önemli iki Trak kabilesi vardır. Bunlardan biri Ast'lar bir diğeri de Odyris'lerdir.Ast'lar Istranca Dağları'nın eteklerinde oturan büyük bir kabileydi. En önemli merkezlerinden biri Byzye kentiydi. Bu gün bu kent Kırklareli ilinin Vize ilçesidir. Odyris'ler Trakyada yaşayan en büyük ve en önemlikabiledir. Bu günkü Tekirdağ sahil kesimi ileİpsala sınır kapısının batısına kadar olan bölgede yaşamaktaydılar.
İ.Ö.4.YY.da Odyrislerin kralı Kersepleptes idi. Bu yıllarda batıdan gelen bir Makedon saldırısı gündemdeydi. Makedonya kralı II.Philip İ.Ö.352 yılında Tekirdağ'a kadar olan bütün Trakya'yı aldı. En son Karaevli Köyü'nün deniz sahilinde yer alan Heraion Teichos kentini de Odyrislerden aldı. Daha batıdaki Perinthos Kentini de kuşattıysa da alamadı. Perinthos kenti daha sonra II.Philip'in oğlu Büyük İskender tarafından zaptedildi. 1997-1998 yıllarında Karaevli Köyü'nün deniz kıyısında yer alan Harekattepe Tümülüsü'nde Tekirdağ Müze Müdürlüğü'nce yapılan kazılarda bir kral mezarı bulundu. Bu mezar içinde II.Philip dönemine ait Gümüş bir sikke (madeni para) ele geçti. II.Philip döneminde bu bölgede Kersepleptes Krallık yapmaktaydı. Kersepleptes'in ölüm tarihi philip döneminde ve İ.Ö.341'de olduğuna göre bulunan Kral mezarı büyük bir olasılıkla Odyris kralı Kersepleptese aittir. İdareci kadroların makedon olmalarına karşılık traklar onların egemenliği altında yaşamlarını sürdürmüşlerdir.
Ancak Romalılar döneminde İ.S.1. yüzyılda Romalılar Trakya'daki Trakları Romalılaştırmak için emekli asker ve subaylarını yerleştirdikleri bir çok kentler kurdular. Bu kentlerden bir taneside Malkara'nın Kermeyan Köyü'nün kenarında yer alan Apri ya da Apros'tur. Bu dönemden başlayarak Traklar her ne kadar eski adet ve göreneklerini bırakmasalar bile yavaş yavaş asimile olmuşlardır. İ.Ö.8.yy. ile 6.yy. arasında Ege Adaları ile Marmara Denizi kıyıları ve Karadeniz kıyıları arasında büyük bir deniz ticareti başladı. Sisam Samos ve Magaralılar Marmara ve Karadeniz kıyılarında ticarete dönük koloni kentleri kurmuşlardır.
İlimiz sınırları içinde ve Marmara Denizi'nin kuzeyinde kurulan en önemli kent Perinthostur (Bu günkü Marmara Ereğlisi). Diğer kentler: Heraion (Karaevli köyüaltı) Bysante (Barbaros) Ganos(Gaziköy) İstanbul il sınırları içindeki Seliymbria (Silivri) ve Çanakkale il sınırları içindeki Gallipolidir (Gelibolu).
İ.Ö.547 yılında doğudan gelerek Anadolu'yu saran Pers istilasından Trakya da nasibini almıştır. Pers Kralı Dareus İ.Ö.514-513 yıllarında Tuna'nın kuzeyine kadar ilerlemiştir. Bu sırada Istrancaların batısında büyük su kaynaklarının bulunduğu alanda ordusunun kamp kurduğu bilinmektedir.
Bu alan ya bu günkü Saray ilçesinin kuzeyindeki Ergene nehri su kaynaklarının bulunduğu alandır yada Pınarhisar'ın Kaynarca köyü su kaynaklarının bulunduğu alandır. İ.Ö.476 yılında Persler Kimon tarafından yenilgiye uğratılarak Trakya'dan çekilmişlerdir. İ.Ö.352 yılında Makedonya Kralı II.Philip (İ.Ö.359-336 ) Batı Trakya üzerine yürüdü. Kypsela'dan (İpsala) Perinthos'a (Marmara Ereğlisi) kadar olan sahil bölgesi o dönemde Odyris Krallığı'nın hakimiyetindeydi. Odyris kralı da Kersepleptes'ti. Philip en son olarak Kersepleptes'i yenip Karaevli köyü altındaki Heraion Teichos Kentini almıştı.
Perinthos kentini kuşattıysada kenti ele geçirmeye muvaffak olamadı. II.Philip'ten sonra yerine geçen ve Hindistana kadar sefer yapan oğlu Büyük İskender Perinthos'u ele geçirdi. Perinthosta darphane kurarak kendi adına para darp ettirdi. Roma dönemine kadar Trakya Makedonyalıların hakimiyetinde kalmıştır. İ.Ö.72 yılında Pontus (Samsun merkez olmak üzere orta Karadeniz Bölgesi) kralı Mithridatos batıyada saldırılarda bulunmuş Trakya'yı eline geçirmek istediysede başarılı olamamıştır

NERON ÜLKESİ KIYIKÖY


Betonlaşmış, kirlenmiş kent hayatından yorulduysanız, el değmemiş,bozulmamış güzellikler arıyorsanız, rotanızı Kıyıköy'e çevirin. Karadeniz'in haşin dalgalarına tepeden bakan bir köy burası. Daracık sokakları, denize kavuşmaya çalışan minik dereleri, her dem taze balıkları, tarihi yapıları ile Kıyıköy İstanbulluların nefes aldığı bir yer. Kadim zamanlardan kalma, eski bir balıkçı beldesinde hafta sonunuzu geçirmeye ne dersiniz?Kırklareli;nin Vize ilçesine bağlı, Trakya;nın Karadeniz kıyılarında yer alan Kıyıköy;den söz ediyorum.Zamanın dışına çıkılan, orada kaldığınız sürece saat tik taklarının hiç bir anlam ifade etmediği bu şirin balıkçı kasabasının keyfini çıkartmak için, doğrusu tek bir hafta sonu da yetmez.Bu güzelliği bir kez keşfettiniz mi; artık bir Kıyıköy tiryakiliği başlayacak, her fırsatta otomobillerinizin yönü, bu beldeye doğru defalarca yönlenecek demektir.Trakya valisiyken Neron;un bile, o zamanki adıyla Salmidoses;e çoğu zaman sayfiyeye gelirmiş.Tarihi, doğası ve lezzetli deniz ürünü çeşitlerinin yanı sıra, bu şirin belde fotograf meraklıları için de müthiş konu zenginlikleri içeriyor.Yaz ve bahar aylarında pırıl pırıl denizi ve kumsalı ile dere boylarındaki salkım söğütler altında piknik yapmanın da bir hafta sonu seçeneği olarak, sizi beklediğini bu soğuk kış günlerinde unutmadan hatırlatmış olalım.Antik çağlardan, günümüze kadar gelen bir yerleşim merkezi olan Kıyıköy;ün; en büyük özelliği doğa ile tarihi birbiriyle buluşturmasıdır.Papuç ve Kazan derelerinin arasında yükselen bir tepede yer alan Kıyıköy, mavi ile yeşilin iki sevgili gibi ele ele tutuştuğu bir yerdir.Karadeniz;in dalgalarına hafif yüksek tepeden bakan Kıyıköy;ün girişindeki kemerli saray kapı, günümüze kalan bir Bizans eseridir. Kıyıköy;ün çevresinde Salmidoses;tan kalma sur kalıntılarına rastlayabilirsiniz.Salmidoses, ileriki yüzyıllarda nasıl olmuş, kim nasıl yakıştırmış bilinmiyor ama, Midye adını almış.Balkan Savaşı;ndan sonra, yerlerinden yurtlarından edilen Selanikli Türkler;in yerleştirildiği bu şirin balıkçı kasabası, yakın zamanlara kadar Midye adıyla anılırken,ona günümüzde Kıyıköy denilmeye başlanmış;Tepeden bakınca, kendinizi üstünde kanat çırpan martı gibi hissettiğiniz balıkçı limanı, eski zamanlarda Karadeniz;in hırçın dalgalarından kaçan korsan teknelerinin sığındığı bir doğal bir limanmış.Bu küçük koy, şimdi Kıyıköylü balıkçıların yanı sıra, Sarıyerli balıkçıları da sezon boyunca ağırlıyor.Açık denizlerde avlandıktan sonra bu limana demirleyen alamanalardan indirilen mevsimine göre palamut, kalkan, kalkan, mezgit, tekir, barbunya, karagöz, hamsi balığı ile derelerde tutulan kefal ve alabalık çeşitlerini, hemen tepede yer alan salaş balıkçı restoranlarında taze taze afiyetle yiyebilirsiniz.Bu mevsimde de bence yapılacak en güzel şeylerin başında gelir.Yaz aylarında ise Papuçdere;nin kavisli akışıyla oluşan, Fethiye;nin ünlü Ölüdeniz kıyısındaki Kumburnu;na benzeyen, dairesel kumsal, deniz severlerin akınına uğruyor.Erik ve badem ağaçlarının çiçek açmaya başladığı bahar aylarından itibaren bu derede kiralayacağınız sandallarla gönlünüzce gezinebileceğiniz gibi, meraklıları da isterlerse tatlı su balıkları için oltalarını atacak sakin ortamları bulabilirler.Sadece fotografçılar değil resim yapmak, şiir ve roman yazmak gibi sanatsal uğraşılarla uğraşanlar da, taze kır kokusu içinde, suların esintisiyle seripleyip, kuşlarının cıvıltısı dinleyecek dingin ortamları bulabilirler.Kıyıköy;e hangi mevsim gidilirse gidilsin, önüne kadar otomobille ulaşabileceğiniz Aya Nikola manastırını mutlaka görüp gezmelisiniz. Hakkında pek bilgi bulunmakla birlikte günümüzde kaderine bırakılan manastırın kayalara elle oyularak yapıldığı tahmin ediliyor.Manastırın içinde bulunan Kanlı Havuz ile ilgili olarak da, halk arasında bir söylenti dolaşıyor.Bu söylentiye göre; Hıristiyan din adamlarınca yargılanıp suçlu bulanan kimseler, bu havuzda boğularak öldürülürmüş. Kanlı havuz adı da işte buradan gelmekteymiş.Aya Nikola Kaya Manastırı;nın 6;ıncı yüzyılda Jüstinyen döneminde yapılan, önemli bir yapı olduğu biliniyor. Derelerin kavisli akışıyla oluşan dairesel kumsal, yaz aylarında kampçı ve deniz severlerin gözdesi. Aynı kıyıda yer alan, önüne dek araçla gidebileceğiniz, kayalara oyularak yapılmış mağara kilise de bir başka görülmesi gereken antik kalıntı. Şehir suları, tipik köy evleri, dantel gibi işli Karadeniz kıyıları, görebilecekleriniz arasında.Şayet gezinizi yaz aylarında yapmayı planlıyorsanız, ne tarafa aktığı belli olmayan durgun derelerde kiralayabileceğiniz bir sandalla kuş ve kürek sesi eşliğinde tekne gezisine çıkabilir, derelerde balık tutabilirsiniz. Bölgede piknik yapabileceğiniz küçük şelale ve dere kenarı gibi uygun ortamlar da bulunuyor.Fotoğraf çekmek, resim yapmak gibi sanatsal uğraşlara meraklı olanlar da kendilerine uygun yerler bulabilir. Tüm geziniz sırasında denize yüksekten bakan restoranlarda günlük deniz ürünlerinin lezzetini tadıp, Kartaltepe'den Kıyıköy'ün seyrine doyum olmayan manzarasına, dağların arkasından batarken moraran güneşin son ışıklarına bakarak çay bahçelerinde yorgunluk atabilirsiniz.